Eski Zamanlardan Günümüze Erzurum'da Ramazan Eğlenceleri!

Erzurum'da Ramazan söylenceleri, hikâyeleri, oyunları ve ramazan eğlenceleri

Eski Zamanlardan Günümüze Erzurum'da Ramazan Eğlenceleri!


Erzurum'da Ramazan Eğlenceleri!


Erzurumlular, Ramazan da ibadetlerinin yanında gün boyu Ramazan’a özgü şakalar ürettiği gibi, iftar ve teravih sonrasın­da da çeşitli söylenceler, hikâyeler anlatmış, oyunlar, eğlenceler yapmış ve hoşça vakit geçirmişlerdir.

Hiç kuşku yok ki Ramazan, bir ibadet ayıdır. Her camide, her evde Ramazan boyunca Kuran okumaları yapılır, namazlar muntazaman kılınır ve eğer oruca engel teşkil edecek önemli bir sağlık problemi yoksa çocuklar da dâhil olmak üzere bütün müminler tarafından oruç tutulur. Ancak Türk milleti, ibadetine bile kültüründen izler katmayı bilmiş bir millettir. Dolayısıyla milletimiz, kendi dünya görüşünü de katarak ramazanı estetik bir görünüme kavuşturmuş ve Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver’in ifadesiyle Türk milleti, “Ramazan ayında mahya, temizlik, ahlâk tasfiyesi, günah ve zararlı şeylerden çekinme, yerinde eğlenebilme, dirilenebilme, cömertlik ve herkesi düşünmek ter­biyesini bir araya getirerek bir Ramazan Medeniyeti meydana getirmiş” İşte o ramazan kültürünü ortaya koyan şehirlerden biri de Erzurum’dur.

Türk edebiyatının büyük hocası Prof. Dr. Mehmet Kaplan, bir yazısında eski Karagöz, meddah ve ortaoyununun Ramazan gecelerinin mahsulü oldu­ğunu ve Anadolu'da yaşanan Ramazan gecelerinde halk kahvehanelerinin günümüzde de çok canlı olduğunu ve bu kahve­hanelerde halk hikâyeleri anlatıldığını belirtmektedir. Kaplan, bu düşüncesine Erzurum’u örnek vererek yazışma şu cümle­lerle devam etmektedir. '‘Atatürk Üniversitesi açıldığı zaman, Erzurum’da bir Ramazan gecesi gittiğim bir halk kahvesinde eski Türk hikâye ve destanlanm çok güzel anlatan Behçet Ma­hir Efendi’yı tanımıştım. Okuma yazma bilmeyen, mesleği ayak satıcılığı olan bu halk adamından pek çok şey öğrendim."


Erzurum, bir kış memleketidir ve uzun kış geceleri, ancak bu tarz kahvehanelerde halk hikâyeleri dinlenerek veya aynı orta­mın evlerde oluşturulmasıyla geçirilirmiş.

Uzun kış ve Ra­mazan gecelerinde konu komşu ve hısım akraba, haftanın belli günlerinde biraraya gelir ve anlatılan hikâyeleri din­lerlermiş. Hikâyeler kısa değilmiş. Her hikâye, birkaç ay sürer­miş. Hikayelerde söylenen türküler seslen­dirir, tam heyecanlı bir yerinde kesilerek devamı sonraki akşam denilirmiş. Herkes o akşamı iple çeker, denilen gün gelip de hikâye saati başladığında gelenlere ikramlarda bulu­nulurken anlatıcı sürükleyici üslubuyla anlatmaya başlar ve aynı şekilde heyecanlı bir yerinde kesermiş. Bu böyle bir kış veya bir Ramazan boyu devam edermiş.


Anlatılan halk hikâyeleri, kahvehanelerde de bu işin ustaları tarafından anlatılırmış.

Bu hikâyecilerin en tanınmış olanlarından biri Nalbant Nurettin, diğeri de Tuğlacı Cazim isimli şahıslarmış. Bunların hikâye anlattığı zamanlar­da elinde bir şeyler satarak geçimini sağlamaya çalışan (sattığı şeyler arasında sabun da bulunduğu için “Sabun­cu Behçet” diye de tanı­nan) “Kor Behçet” lakaplı Behçet Mahir de varmış. Ancak Behçet Mahir, hikâyecilikte onların ya­nında zayıfmış. Bizim çocukluk ve gençlik yıl­larımızda elinde çorap da satan Behçet Emi, diğer iki hikayecinin ölümle­rinden sonra tanınmış ve Prof Dr. Mehmet Kaplan’ın kendisini keş­fedip derlemeler yapma­sıyla da edebiyat bilim çevrelerince de tanınır hale gelmiştir. Behçet Emi, bizim çocukluk ve gençlik yıllarımızda meddahlık yapmaya ve hikâyeler anlatma­ya devam ediyordu.

Hikâyeciler, asıl şöhrederini bizim çocukluk yıllarımızdan önce “Pekeli Kahveler” denilen kahvehanelerde kazanmışlar.

Pekeli denmesinin nedeni, bu kahvehanelerde duvara bitişik ola­rak sabitlenmiş bulunan oturma yeri anlamındaki peykelerin bulunmasından dolayıdır. Bu kahvehanelerden biri Gürcükapı Camıı’nin hemen karşısında, diğeri de hemen yanındaymış ve Büyük Kahve ya da Fevzi’nin Kahvesi diye bilinirmiş. Behçet Emi, hikâyelerini Erzincankapı’daki kahvehanede anlatırmış. Anlattığ hikâyedeki şahıslann söylediği türküleri de seslendirirmiş.

Erzurum'daki bu kahvehaneler, İstanbul’un meddahlarının hikâye anlattıkları Semai Kahvelerini andırmaktadır.


Kahvehanelerde de teravihten sonra Siret-i Nebi okunurmuş.

Bazı kahvehanelerde de teravihten sonra Siret-i Nebi, Ahmediye, Muhammediye, Hz. Ali'nin cenklerinin anlatıldığı kitaplar okunurmuş. Bunlan en iyi okuyan da Nalbant Çevri Usta’ymış.


Erzurum’daki kahvehanelerden bazılarında ise halk ozanla­rının. saz âşıklarının atışmaları olurdu.

Bu gelenek, eski zaman­larda olduğu gibi, bizim çocukluk ve gençliğimizde de yapılırdı, şimdi azalarak da olsa devam ettirilmektedir. Bu kahvehanelenn müdavimleri vardır ve teravih sonrasından sahura kadar aşıklan dinlerler. Bu da özellikle kış aylan eğlencelerindendir ve zemhe­ride bile olsa âşık kahvelennin müdavimleri onları dinlemekten geri durmazlar.


Bazı kahvehanelerde ise sahura kadar tombala çekilirmiş.

Kahvehaneye toplananlar arasından gür sesli biri torbadan nu­maraları çeker ve bazı numaraları özellikleriyle söylermiş. Diyelim ki on bir numarayı çekti ise on bir değil, çifte direk, otuz üç yerine burma bıyık, kırk dörde kantar topu, doksana da var gücüyle büyük adam diye bağırarak söylermiş. Diğerleri kartilelerden takip eder ve birinci çinkoya küçük bir ödül, 2. Çinkoyu yapana biraz daha büyük bir ödül ve tombala yapana da gramo­fon veya bisiklet gibi ödüller takdir edilirmiş.


Evlerde de sohbetler yapılırmış.

Teravih sonrası her gün bir evde toplanılır, çay içilirken bir taraftan askerlik anılan, sava­şa katılanlar savaşta yaşadıklarım anlatırlarmış. 1920 ve 30'lu yıllarda özellikle Erzurum'un işgal sırasında yaşadıklan anla­tılırmış. Kış Ramazanlarında ise sahura kadar çayın ya­nında kavurma, kuru dut, aşma, pestil tarzı yiyecekler yenilerek sohbetler edilirmiş. Hanımlar da kendi aralarında toplanıp geç saadere kadar çeşidi oyunlar oynarlarmış.


Yaz aylarında şaşaalı iftarlar yapılırmış.

Yaz Ramazanlarında, iftarlar şaşaalı yapılır ve örneğin Hasankale'ye veya Yukan Boğaz a iftara gidenler olurmuş.


Sahur vakti yaklaştığında da davulcularla zurnacıların sal­tanatı başlarmış.

Erzurum mahalleleri davulcu, zurnacı ekiple­rince paylaşılır ve her davulcu, kendi mahallesinde çalarmış. O zamanlar Erzurum’da iyi davul ve zuma çalanlar olduğu için sadece gürültü olsun diye davula vurmaz, zurnaya üflemezlermiş. Mahallenin meydanına gelip davula zurnaya vurmaya başladıklarında evlerine yeni dönmeye başlayan gençlerle evle­rinde bulunan gençler çıkar ve bar tutmayı bilenler halka çevi­rip bar tutarlarmış. Evlerinden çıkanlar, bu eğlenceyi seyreder, sonra onlar evlerine dönerken davulcu ve zurnacı uyuyanları uyandırmak için güzel müzikler çalarak dolaşırlarmış.

Kaynak: Erzurum, 2013 H. Ömer Özden, Erzurum'da Ramazan

Yorum Yazın